Etkinlikler Duyurular Kitap Tanıtımları Şiirler Foto Galeri İletişim




AB YE GÝRELÝM MÝ GÝRMEYELÝM MÝ?
Yazarı Rüştü Aydın

AB YE GÝRELÝM MÝ GÝRMEYELÝM MÝ?



 Türk aile yapısı; dünyada ki ülkelerde görülmeyen bir güce sahiptir. Ana, baba, evlat, amca-dayı, hala, yeğen, gelin, kaynana, kayınbaba, kirve, kelimeleri yakın akrabalıklar için kullanılır. Bu güçlü aile bağlarının kopması pek söz konusu değildi.
 
Dostluk için de aynı; yakın akrabalıkta olduğu gibi güçlü bağlarla bağlı duyguları çağrıştıran kelimeler vardır. Dostum, canım, ciğerim, ciğerparem, birader, yoldaşım, karındaşım, kandaşım, evladım, oğlum, yeğenim gibi…
 
Yakınlığa ve dostluğa destek veren deyimlerde güçlüdür. Dostumun dostu, arkadaşımın arkadaşı, canım kardeşim, canın sağ olsun, eyvallah birader, gibi…
 
Selam üzerine de dostluk pekiştirilir. “Selamını getirdim” deyimi üzerine, selamı alan kişi dostunun hatırına, sevgisine, hürmetine karşılık gelen kişiye de; karşısında samimi dostu varmış gibi kolaylık gösterir.
 
Türkün örf ve adetlerine göre dostluğu-kardeşliği-birlikteliği pekiştirecek pek çok güzel kelimeler yöre ağızlarına göre de kullanılır.
 
Türklerin Müslüman olmasından sonra bu değerler birleştirici yönü itibari ile daha da kuvvetlenmiş ve kuvvetli irade 600 sene Osmanlı imparatorluğu adı ile dünyaya hükmetmiştir. Türk insanının hükümran olduğu 600 sene içerisinde “sömürgeciliği” düşünmeyen bir irade ile hükümran olmasının acı faturası genç Türkiye Cumhuriyeti’ne çıkartılmaktadır.
 
Hür ve mutlu bir şekilde, fırsat eşitliği ile yaşam sürmesi sağlanan Osmanlı tebası 600 sene boyunca ezilmemiş, ezdirmemiş ve ezmemiştir. Çünkü Türk insanında ki aile yapısı, dostluk ilişkileri en üst düzeydedir.
 
1914 tarihi, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü, 1914-1918 tarihleri arasında İstanbul ve Anadolu: medeni!? Fransa, İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerince işgal edildiği tarih olmuştur. 1919 tarihi ise “Türk” adı ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin doğuş tarihi olmuş, 1923’te de tüm dünya ülkeleri, varlığını kabul etmiştir. Bu yıkılışa zemin hazırlayan bir çok sebep vardır. İçlerinde en önemli sebep ise aile bağları ve dostluk ilişkilerinin bozulması yol açmıştır.
 
KÜLTÜR DEÐERLERİMİZİ AİLE KORUR
Baba, evladına her zaman iyi olmasını nasihat eder. “Oğlum, kötü yola gitme, kimsenin malında gözün olmasın, namazında niyazında ol, dostunu düşmanını iyi seç, helalinden kazan, haram lokmadan uzak dur.” “Körle yatan şaşı kalkar”, “Arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” atasözleri bu nasihatleri pekiştirir. Evlat nasıl iyi olur, nasıl namazında niyazında olur, nasıl helalinden kazanır? Sorularını açarsak, kişi öncelikli olarak aldığı aile öğütleri gereğini yapar ve doğru olur, fitneden, fesattan, yalancılıktan, kin beslemekten uzak durur. Helalinden çalışıp” Alın teri” ile kazanır ve yaşamını sürdürür. Kimseye de kötülük düşünmez. Alie’nin kültür değerlerini koruduğu Türk devletini hangi çirkin emel, yıkabilir?
 
ÖYLEYSE AİLEYİ YOK ETMELİ!
Evet tespit doğrudur. Ailenin kuvvetli bağlarını oluşturan o güzel Türkçemizin kelimelerini kullanmaz olursak, kelimelerin yüklediği anlamları teper atarsak yada attırırlarsa Türk Milleti’de yıkılır ve yok olur gider.
 
2004 yılının Aralık ayındayız. 15-20 yaş arasında evladı olan bir baba, kendi oğluna söz geçirebiliyor mu?... Eğlence mekanlarından, internet kafeler den beri gelmeyen oğluna kızabiliyor mu? Yararlı bir kitap okutturabiliyor mu? Namazını kılmayan oğluna söz geçirebiliyor mu? Amca’yı, Hala’yı, Dayı’yı, kardeşi bacıyı sayıp sevebiliyor mu?
Elbetteki bu olumsuzlukları yaşayan babalar, annelerin sayısının az olmasını isterdik. Ama 2004 yılında gelinen nokta Türk aile yapısının değerlerini oluşturan o güzelim kelimeleri kullanmaz olduk. Dostuluğu pekiştiren bağları kopardık. Umursamazlık had safhada.
“Tırnağın varsa başını kaşı”, “Her koyun kendi bacağından asılır”, sözlerini uyduran içimizdeki işbirlikci misyonerlerin aile kavramı içine soktuğu birer ajan deyimlerdir bunlar.
Yıllardır nakış nakış beyinleri işlenen gençler artık baba nasihatları dinlemez oldu. Aldığımız cevaplar şöyle: Akrabalar için:  “Bana ne onlardan”, “Babamsa babam, bana karışamaz” “Arkadaşlarımı kendim seçerim” Kız çocukları: “Ağbiyse abi ne yapalım yani”, Hovardalık yapan evlat: “Canım istiyor”, çalışmak istemeyen evlat::“Elimden gelen bu üstüme gelmeyin” vs….
 
Tabiî ki ümitsizliğe düşmüş Türk insanı çıkış yolu arayacak halde de olmayacaktır. Gününü gün etmenin hesabını yapmakta.  Açlık sınırında olan kişi, günlük ekmeğinin derdindedir. Onu bulduğu zaman bayram yapar. O’nun yarından endişesi veya istekleri yoktur. Şu anda Türkiye’de yönetimin maaş (bordo) bağladığı Memur, işçi açlık sınırındadır. Bunlar, ülkenin birliği ve dirliği konusunda pek kafa yormak istemezler. Aile bağları, maddiyatın yeterli olmayışından kaynaklanan sebeplerden dolayı bir hayli zayıflamıştır. Yok olmaya yüz tutmuştur.
 
Açlık sınırının altında ki (asgari ücretli dahil) insan sayısı ülkemizde sayısı her geçen gün artan bir çoğunluk haline gelmiştir. Bu çoğunluk şehir merkezlerinin uzaklarına yerleşmiş kıt kanaat geçinen insanlardır. Bunlar karınlarını doyurmanın peşindedir. Yarını hiç düşünmezler. Bu kişilerde ki aile bağları toplumun genel kabul görmüş aile bağlarını yansıtmaz hale gelmiştir. Kendileri gibi olan insanlar ile birlik olan bu gurup çok ciddi bir oy potansiyeli oluşturmuştur.
 
Açlık sınırının üzerinde rahat bir şekilde yaşam süren insanların sayısı ülkemizde oldukça azdır. Bu insanlarda aile bağları, kültürü yaşatma düşüncesi emperyalizmin hedeflediği şekilde sürdürülmektedir. “Yani etliye –sütlüye dokunmayacaksın” “Hoşgörü içinde olacaksın”, “Gelen ağam, giden paşam diyeceksin” vb…leri…
 
TÜRK İNSANI YARININI DÜŞÜNMEZ HALE GETİRİLDİ
1923’ten beri ülkemiz üzerinde oynanan oyunları defalarca dile getirdik. Her ortamda yazdık, söyledik. Yine tekrar ediyoruz. Avrupa’nın sömürgeci devletleri İngiltere ve Fransa Türk’lerden intikam alma sevdasıyla yanıp tutuşmaktadırlar. Onlar bize dost olmazlar. Onlar Türkiye’nin ekonomik yönden kalkınmasını istemezler. “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur” sözleri yıllarca nakaratlar halinde söylendi durdu. Ama nedense bir türlü ciddiye alınmadı. Sebepleri çoktur. Ben konu itibari ile detaya inmeden tek bir cümle ile izah edeceğim. “ Türk insanını Türkler yönetmediği için” bu tespitin geçerliliğini her Türk vatandaşı araştırıp, doğruluğunu bulabilir.
 
Türklük bilinci, İslam ahlak ve fazileti ile yaşamak isteyen, aile bağlarını hala koruyan  insan sayısının yeterince var olması, günümüzdeki mevcut hükümete 2002 yılında verilen oylarda aramalıyız.
 
Öyle ki, 59. Hükümetin Başbakanı Recep Tayip Erdoğan, İstanbul Belediye Başkanı olarak “ün” yaptı. “Camilerden, süngülerden bahseden Dini-Milli bir şiir okudu. Ve hapis yatarak siyasi yasaklı oldu. Ün’lü, başarılı, dindar ve millici birinin ülkenin başına gelmesini kim istemezdi. Çünkü yarını düşünen Türklerin sayısı, onlara göre hala fazlaydı ve  Türk ailesinin bağları çözülmemişti, sımsıkıydı… bir birine bağlıydı. Kuvvetli ve güçlüydü. Onlara göre bu aile bağları çözülmeliydi. Yok edilmeliydi… Bu amaçla; Başbakan Recep Tayip Erdoğan, yasaklı lider konumunda, mağdur ve ünlü bir kişi olarak Türkiye’ye başbakan yapılmalıydı.
Yapıldı da.
 
Geçen iki yıl içerisinde; umutları olan dini-milli yöndeki icraatları bekleyen Türk insanının beklentilerinin aksine; aile bağlarını koparacak, Babayı, oğula düşman edecek, kardeşi kardeşe kırdıracak, açlık sınırında olanlar aç bırakılacak, aç olanlar, sefilleşecek, kendilerine yakın olan (Gelen ağam giden paşam diyenlerin)ların yaşam düzeyi biraz daha iyileştirecek olan ve Avrupa istedi diye: AB Uyum yasaları uygulanmaya başladı.
 
BÖYLECE AB UÐRUNA:
- Kardeşi kardeşe daha çok kırdıracak olan Abdullah Öcalan’a siyasi kimlik kazandıran yasalar bir bir çıkartıldı. Bunlardan en önemlisi suçlu bölücü Leyla Zana ve ekibinin hapisten çıkartılması ve siyasi kimlik verilmesidir. Daha önceki yıllarda da “Pişmanlık yasası” ile binlerce pkk’lıyı serbest bırakmıştı.
 
-Türk Eğitim sisteminde aile bağlarını zayıflatan azınlık kavramlarını ön plana çıkaran eğitimi tercih etti. Onlara ana dilde eğitim, ders kitaplarına konu olarak konması vs…
 
- Kuzey Irak’ta kurulacak Kürdistan’a destek amaçlı içimizdeki ayrılıkçı Kürtlere tavizler verdi.
 
-Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devleti’ni bir kalemde silip attı.
 
- İslam dininin değişmeyecek kurallarını tartışma konusu yaptı. Ezanın sesini kısarken, Hıristiyan misyonerlerin çalışmalarına göz yumdu.
 
- Türk çiftçisinin üretimini durdurdu. İthal şeker ithal et ithal vs’leri ülkemize soktu.
- Üretim düşünmedi aksine üretim yapan fabrikalar kapatılmaya başlandı.
 
-İstanbul’un “EKÜMEN” sıfatlı Hıristiyan imparatorluğunun başkenti yapılmasına göz yumuyor. Bir de Ermeni Vakıflarının açılışını yapıyor. Üstüne üstlük Antalya ilimiz de Dinler arası Diyalog, adına bir alana kilise-cami ve sinagog yapılmasına destek verip, açılışına katılıyor.
 
- Kürtlerin başkenti Diyarbakır denilmesini, Türk insanına, AB temsilcisine söz attı diye “dayak atılmasını” sadece seyrediyor.
 
-Türklük kelimesini tartışma konusu yapıp, “Türkiyeli”ye çevirme cesaretini biir hüner miş gibi algıladı.
 
Tabiî ki AB istedi diye daha çok şeyler yapıldı. Ama asıl yapılması gereken, düşünmenin yeterli olmayıp söylenmesi gereken Türk Milleti’nin şerefi ve onuruydu.
Bir umut diye mağdur, yasaklı dini-milli düşünen “ün”lü isim Recep Tayip Erdoğan’ı başbakan yapan bu millet, şimdi onların, amaçladığı şekle gelmeye başladı. Yani aile bağlarından kopan, açlık sınırının altına itilen yarınından ümidini kesen insanlar topluluğu haline gelmeye başladı.
 
Onlar, istediklerini şimdi yaptırıyorlar. AB adına yaptırıyorlar. Allayıp-pulladıkları, zengin gösterdikleri ülkelerindeki insanlarının sefil, rezil, perişan bir vaziyette olduklarını saklayarak, sömürgeci olduklarını gizleyerek, yapıyorlar. Hem de Türk! Başbakan eliyle yaptırıyorlar.
 
ACI OLAN SONUÇ BU!
Türkün aile bağları zayıflıyor. Baba evladına söz geçiremez oldu. Saygı ve sevgi yerine kin ve nefret doğdu. Hala korunan aileler evladının Eğitimin kendi okullarında bozulacağından korkar hale geldi. Dostluk duyguları yerini paraya bıraktı. “Paran varsa dostunda çok” sözü geçerli olmaya başladı. Bin bir umutla başa getirdikleri yöneticilerin “Dürüst” olmamasından yakınır oldu.
 
UMARIM FAYDALI OLUR
Bu kitap edebi, ilmi bir kitap olmayabilir.
 
Avrupa Birliği konusunda aydınlatılmamış, bilgi verilmemiş insan sayısının çok oluşu bizleri bir hayli üzüyor. Anlamını dahi bilmediğimiz iki harfin peşine taktılar bizi. Bu nedenle insanlarımıza ilk sorumuz AB’den ne andıkları oldu ve aldığımız cevaplarla insanlarımızı öğrenmeye çalıştık.
Sömürgeci Avrupa devletlerinin 1500’lü yıllardan günümüz kadar yaptıkları insanlık ayıplarının da yer aldığı kitabımızda; yarınından ümidini kesmeyen milyonlarca Türk insanının ve bağlarına sımsıkı bağlı Türk ailesinin hala var olduğunu bildiğim için, sizlere: AB’nin gerçek niyetini, Avrupa devletlerinin “Hıristiyanlığı” yaymak için AB’yi kullandığını, Dünyanın merkezinde güçlü bir Türk Devletini istemediklerini, Türkiye’nin yedi sekiz bölgesin de devletçikler kurmak için vazifelendirildiklerini, Türk insanının “köleleştirilmesi” için uğraş verdiklerini, Türkü aile bağlarından koparıp, kişiliksiz, cahil, fakir bir toplum haline getirme çabalarını anlattım, umarım faydalı olmuştur.
 
 
 
 
 
 
 
Dostluk için de aynı; yakın akrabalıkta olduğu gibi güçlü bağlarla bağlı duyguları çağrıştıran kelimeler vardır. Dostum, canım, ciğerim, ciğerparem, birader, yoldaşım, karındaşım, kandaşım, evladım, oğlum, yeğenim gibi…
 
Yakınlığa ve dostluğa destek veren deyimlerde güçlüdür. Dostumun dostu, arkadaşımın arkadaşı, canım kardeşim, canın sağ olsun, eyvallah birader, gibi…
 
Selam üzerine de dostluk pekiştirilir. “Selamını getirdim” deyimi üzerine, selamı alan kişi dostunun hatırına, sevgisine, hürmetine karşılık gelen kişiye de; karşısında samimi dostu varmış gibi kolaylık gösterir.
 
Türkün örf ve adetlerine göre dostluğu-kardeşliği-birlikteliği pekiştirecek pek çok güzel kelimeler yöre ağızlarına göre de kullanılır.
 
Türklerin Müslüman olmasından sonra bu değerler birleştirici yönü itibari ile daha da kuvvetlenmiş ve kuvvetli irade 600 sene Osmanlı imparatorluğu adı ile dünyaya hükmetmiştir. Türk insanının hükümran olduğu 600 sene içerisinde “sömürgeciliği” düşünmeyen bir irade ile hükümran olmasının acı faturası genç Türkiye Cumhuriyeti’ne çıkartılmaktadır.
 
Hür ve mutlu bir şekilde, fırsat eşitliği ile yaşam sürmesi sağlanan Osmanlı tebası 600 sene boyunca ezilmemiş, ezdirmemiş ve ezmemiştir. Çünkü Türk insanında ki aile yapısı, dostluk ilişkileri en üst düzeydedir.
 
1914 tarihi, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü, 1914-1918 tarihleri arasında İstanbul ve Anadolu: medeni!? Fransa, İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerince işgal edildiği tarih olmuştur. 1919 tarihi ise “Türk” adı ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin doğuş tarihi olmuş, 1923’te de tüm dünya ülkeleri, varlığını kabul etmiştir. Bu yıkılışa zemin hazırlayan bir çok sebep vardır. İçlerinde en önemli sebep ise aile bağları ve dostluk ilişkilerinin bozulması yol açmıştır.
 
KÜLTÜR DEÐERLERİMİZİ AİLE KORUR
Baba, evladına her zaman iyi olmasını nasihat eder. “Oğlum, kötü yola gitme, kimsenin malında gözün olmasın, namazında niyazında ol, dostunu düşmanını iyi seç, helalinden kazan, haram lokmadan uzak dur.” “Körle yatan şaşı kalkar”, “Arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” atasözleri bu nasihatleri pekiştirir. Evlat nasıl iyi olur, nasıl namazında niyazında olur, nasıl helalinden kazanır? Sorularını açarsak, kişi öncelikli olarak aldığı aile öğütleri gereğini yapar ve doğru olur, fitneden, fesattan, yalancılıktan, kin beslemekten uzak durur. Helalinden çalışıp” Alın teri” ile kazanır ve yaşamını sürdürür. Kimseye de kötülük düşünmez. Alie’nin kültür değerlerini koruduğu Türk devletini hangi çirkin emel, yıkabilir?
 
ÖYLEYSE AİLEYİ YOK ETMELİ!
Evet tespit doğrudur. Ailenin kuvvetli bağlarını oluşturan o güzel Türkçemizin kelimelerini kullanmaz olursak, kelimelerin yüklediği anlamları teper atarsak yada attırırlarsa Türk Milleti’de yıkılır ve yok olur gider.
 
2004 yılının Aralık ayındayız. 15-20 yaş arasında evladı olan bir baba, kendi oğluna söz geçirebiliyor mu?... Eğlence mekanlarından, internet kafeler den beri gelmeyen oğluna kızabiliyor mu? Yararlı bir kitap okutturabiliyor mu? Namazını kılmayan oğluna söz geçirebiliyor mu? Amca’yı, Hala’yı, Dayı’yı, kardeşi bacıyı sayıp sevebiliyor mu?
Elbetteki bu olumsuzlukları yaşayan babalar, annelerin sayısının az olmasını isterdik. Ama 2004 yılında gelinen nokta Türk aile yapısının değerlerini oluşturan o güzelim kelimeleri kullanmaz olduk. Dostuluğu pekiştiren bağları kopardık. Umursamazlık had safhada.
“Tırnağın varsa başını kaşı”, “Her koyun kendi bacağından asılır”, sözlerini uyduran içimizdeki işbirlikci misyonerlerin aile kavramı içine soktuğu birer ajan deyimlerdir bunlar.
Yıllardır nakış nakış beyinleri işlenen gençler artık baba nasihatları dinlemez oldu. Aldığımız cevaplar şöyle: Akrabalar için:  “Bana ne onlardan”, “Babamsa babam, bana karışamaz” “Arkadaşlarımı kendim seçerim” Kız çocukları: “Ağbiyse abi ne yapalım yani”, Hovardalık yapan evlat: “Canım istiyor”, çalışmak istemeyen evlat::“Elimden gelen bu üstüme gelmeyin” vs….
 
Tabiî ki ümitsizliğe düşmüş Türk insanı çıkış yolu arayacak halde de olmayacaktır. Gününü gün etmenin hesabını yapmakta.  Açlık sınırında olan kişi, günlük ekmeğinin derdindedir. Onu bulduğu zaman bayram yapar. O’nun yarından endişesi veya istekleri yoktur. Şu anda Türkiye’de yönetimin maaş (bordo) bağladığı Memur, işçi açlık sınırındadır. Bunlar, ülkenin birliği ve dirliği konusunda pek kafa yormak istemezler. Aile bağları, maddiyatın yeterli olmayışından kaynaklanan sebeplerden dolayı bir hayli zayıflamıştır. Yok olmaya yüz tutmuştur.
 
Açlık sınırının altında ki (asgari ücretli dahil) insan sayısı ülkemizde sayısı her geçen gün artan bir çoğunluk haline gelmiştir. Bu çoğunluk şehir merkezlerinin uzaklarına yerleşmiş kıt kanaat geçinen insanlardır. Bunlar karınlarını doyurmanın peşindedir. Yarını hiç düşünmezler. Bu kişilerde ki aile bağları toplumun genel kabul görmüş aile bağlarını yansıtmaz hale gelmiştir. Kendileri gibi olan insanlar ile birlik olan bu gurup çok ciddi bir oy potansiyeli oluşturmuştur.
 
Açlık sınırının üzerinde rahat bir şekilde yaşam süren insanların sayısı ülkemizde oldukça azdır. Bu insanlarda aile bağları, kültürü yaşatma düşüncesi emperyalizmin hedeflediği şekilde sürdürülmektedir. “Yani etliye –sütlüye dokunmayacaksın” “Hoşgörü içinde olacaksın”, “Gelen ağam, giden paşam diyeceksin” vb…leri…
 
TÜRK İNSANI YARININI DÜŞÜNMEZ HALE GETİRİLDİ
1923’ten beri ülkemiz üzerinde oynanan oyunları defalarca dile getirdik. Her ortamda yazdık, söyledik. Yine tekrar ediyoruz. Avrupa’nın sömürgeci devletleri İngiltere ve Fransa Türk’lerden intikam alma sevdasıyla yanıp tutuşmaktadırlar. Onlar bize dost olmazlar. Onlar Türkiye’nin ekonomik yönden kalkınmasını istemezler. “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur” sözleri yıllarca nakaratlar halinde söylendi durdu. Ama nedense bir türlü ciddiye alınmadı. Sebepleri çoktur. Ben konu itibari ile detaya inmeden tek bir cümle ile izah edeceğim. “ Türk insanını Türkler yönetmediği için” bu tespitin geçerliliğini her Türk vatandaşı araştırıp, doğruluğunu bulabilir.
 
Türklük bilinci, İslam ahlak ve fazileti ile yaşamak isteyen, aile bağlarını hala koruyan  insan sayısının yeterince var olması, günümüzdeki mevcut hükümete 2002 yılında verilen oylarda aramalıyız.
 
Öyle ki, 59. Hükümetin Başbakanı Recep Tayip Erdoğan, İstanbul Belediye Başkanı olarak “ün” yaptı. “Camilerden, süngülerden bahseden Dini-Milli bir şiir okudu. Ve hapis yatarak siyasi yasaklı oldu. Ün’lü, başarılı, dindar ve millici birinin ülkenin başına gelmesini kim istemezdi. Çünkü yarını düşünen Türklerin sayısı, onlara göre hala fazlaydı ve  Türk ailesinin bağları çözülmemişti, sımsıkıydı… bir birine bağlıydı. Kuvvetli ve güçlüydü. Onlara göre bu aile bağları çözülmeliydi. Yok edilmeliydi… Bu amaçla; Başbakan Recep Tayip Erdoğan, yasaklı lider konumunda, mağdur ve ünlü bir kişi olarak Türkiye’ye başbakan yapılmalıydı.
Yapıldı da.
 
Geçen iki yıl içerisinde; umutları olan dini-milli yöndeki icraatları bekleyen Türk insanının beklentilerinin aksine; aile bağlarını koparacak, Babayı, oğula düşman edecek, kardeşi kardeşe kırdıracak, açlık sınırında olanlar aç bırakılacak, aç olanlar, sefilleşecek, kendilerine yakın olan (Gelen ağam giden paşam diyenlerin)ların yaşam düzeyi biraz daha iyileştirecek olan ve Avrupa istedi diye: AB Uyum yasaları uygulanmaya başladı.
 
BÖYLECE AB UÐRUNA:
- Kardeşi kardeşe daha çok kırdıracak olan Abdullah Öcalan’a siyasi kimlik kazandıran yasalar bir bir çıkartıldı. Bunlardan en önemlisi suçlu bölücü Leyla Zana ve ekibinin hapisten çıkartılması ve siyasi kimlik verilmesidir. Daha önceki yıllarda da “Pişmanlık yasası” ile binlerce pkk’lıyı serbest bırakmıştı.
 
-Türk Eğitim sisteminde aile bağlarını zayıflatan azınlık kavramlarını ön plana çıkaran eğitimi tercih etti. Onlara ana dilde eğitim, ders kitaplarına konu olarak konması vs…
 
- Kuzey Irak’ta kurulacak Kürdistan’a destek amaçlı içimizdeki ayrılıkçı Kürtlere tavizler verdi.
 
-Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devleti’ni bir kalemde silip attı.
 
- İslam dininin değişmeyecek kurallarını tartışma konusu yaptı. Ezanın sesini kısarken, Hıristiyan misyonerlerin çalışmalarına göz yumdu.
 
- Türk çiftçisinin üretimini durdurdu. İthal şeker ithal et ithal vs’leri ülkemize soktu.
- Üretim düşünmedi aksine üretim yapan fabrikalar kapatılmaya başlandı.
 
-İstanbul’un “EKÜMEN” sıfatlı Hıristiyan imparatorluğunun başkenti yapılmasına göz yumuyor. Bir de Ermeni Vakıflarının açılışını yapıyor. Üstüne üstlük Antalya ilimiz de Dinler arası Diyalog, adına bir alana kilise-cami ve sinagog yapılmasına destek verip, açılışına katılıyor.
 
- Kürtlerin başkenti Diyarbakır denilmesini, Türk insanına, AB temsilcisine söz attı diye “dayak atılmasını” sadece seyrediyor.
 
-Türklük kelimesini tartışma konusu yapıp, “Türkiyeli”ye çevirme cesaretini biir hüner miş gibi algıladı.
 
Tabiî ki AB istedi diye daha çok şeyler yapıldı. Ama asıl yapılması gereken, düşünmenin yeterli olmayıp söylenmesi gereken Türk Milleti’nin şerefi ve onuruydu.
Bir umut diye mağdur, yasaklı dini-milli düşünen “ün”lü isim Recep Tayip Erdoğan’ı başbakan yapan bu millet, şimdi onların, amaçladığı şekle gelmeye başladı. Yani aile bağlarından kopan, açlık sınırının altına itilen yarınından ümidini kesen insanlar topluluğu haline gelmeye başladı.
 
Onlar, istediklerini şimdi yaptırıyorlar. AB adına yaptırıyorlar. Allayıp-pulladıkları, zengin gösterdikleri ülkelerindeki insanlarının sefil, rezil, perişan bir vaziyette olduklarını saklayarak, sömürgeci olduklarını gizleyerek, yapıyorlar. Hem de Türk! Başbakan eliyle yaptırıyorlar.
 
ACI OLAN SONUÇ BU!
Türkün aile bağları zayıflıyor. Baba evladına söz geçiremez oldu. Saygı ve sevgi yerine kin ve nefret doğdu. Hala korunan aileler evladının Eğitimin kendi okullarında bozulacağından korkar hale geldi. Dostluk duyguları yerini paraya bıraktı. “Paran varsa dostunda çok” sözü geçerli olmaya başladı. Bin bir umutla başa getirdikleri yöneticilerin “Dürüst” olmamasından yakınır oldu.
 
UMARIM FAYDALI OLUR
Bu kitap edebi, ilmi bir kitap olmayabilir.
 
Avrupa Birliği konusunda aydınlatılmamış, bilgi verilmemiş insan sayısının çok oluşu bizleri bir hayli üzüyor. Anlamını dahi bilmediğimiz iki harfin peşine taktılar bizi. Bu nedenle insanlarımıza ilk sorumuz AB’den ne andıkları oldu ve aldığımız cevaplarla insanlarımızı öğrenmeye çalıştık.
Sömürgeci Avrupa devletlerinin 1500’lü yıllardan günümüz kadar yaptıkları insanlık ayıplarının da yer aldığı kitabımızda; yarınından ümidini kesmeyen milyonlarca Türk insanının ve bağlarına sımsıkı bağlı Türk ailesinin hala var olduğunu bildiğim için, sizlere: AB’nin gerçek niyetini, Avrupa devletlerinin “Hıristiyanlığı” yaymak için AB’yi kullandığını, Dünyanın merkezinde güçlü bir Türk Devletini istemediklerini, Türkiye’nin yedi sekiz bölgesin de devletçikler kurmak için vazifelendirildiklerini, Türk insanının “köleleştirilmesi” için uğraş verdiklerini, Türkü aile bağlarından koparıp, kişiliksiz, cahil, fakir bir toplum haline getirme çabalarını anlattım, umarım faydalı olmuştur.





Okunma Sayısı:

2252